Şimdi yükleniyor

TÜRKİYE YÜZYILINDAN AFRİKA YÜZYILINA

İbrahim Tığlı, Türkiye Yüzyılından Afrika Yüzyılına” programında; Türkiye-Afrika ilişkilerinin dönüşümü ve Afrika’nın küresel sistemde yükselen konumu üzerine değerlendirmelerde bulundu:

Bugün Afrika ülkelerinin tamamında Çin var, orada 6,6 milyar dolar yatırım yaptı. Şu anda yaklaşık tüm Afrika ülkelerinin, dikkat edin, istisna demiyorum, bütün ülkelerin 1/3’ünde Çin yatırımları var. Hatta şu anda Afrika’nın birçok ülkesinde Çin şehirleri kuruluyor. O kadar ilerlediler. Ve şu anda madenlerin, yaklaşık Afrika’daki madenlerin yüzde 45’i Çinliler tarafından işletiliyor. Çin, şu anda Afrika’ya iyi bir giriş yaptı. Türkiye de aslında çok geri kalmadı, 95’li yıllardan itibaren Türkiye Afrika’ya girmeye başladı ve Afrika yılı ilan edildi. 2005’ten sonra artık Türkiye de Afrika’da var olmaya başladı. Aslında Türkiye Afrika’da vardı. Mesela tarihte ilk Türk devleti, Afrika da kuruldu. Tolunoğulları, sonra Akşitler; bunlar Türk devletleri ve Kuzey Afrika’da kuruldu. Şu an Etiyopya olan Habeşistan da Necaşi… Necaşi ülkesinde ilk Müslüman oldu. Yani Afrika bize aslında hiç uzak değildi. Hep yakındı. Bunu Osmanlı da çok iyi çözmüştü. Osmanlı Devleti ta Afrika’da, Nijerya’dan tutun da Uganda’ya kadar, Habeşistan’a kadar olan bölgede çok geniş bir hinterland alanı oluşturmuş. Yani bu bölgelerin içerisinde nereye giderseniz gidin, bir Osmanlı mirasını mutlaka görüyorsunuz.

Osmanlı, genellikle Afrika’yı biraz Kuzey Afrika bağlamında yönetmişse de ayrıyeten bir Habeş Eyaleti vardı. Eritre’yi kapsayan, Habeşistan’ı kapsayan, Cibuti’yi kapsayan bir bölge vardı. Ve Osmanlı Devleti yaklaşık orada 350 yıl hâkimiyetini sürdürmüş. II. Abdülhamid döneminde Osmanlı’nın Afrika’daki varlığı biraz daha görünür hâle gelmiştir. Bakıyorsunuz o dönemde din görevlilerinin, din bilginlerinin Güney Afrika’ya gittiğini görüyorsunuz, değil mi? Ve şu anda Güney Afrika’da sayıları bine ulaşan Türk vardır. Kendilerini Eşref Ailesi’nden… Orada bir Türk kimliği var. Giderseniz “Ben Efendi Ailesi’nden Türk’üm” diyen insanları görüyorsunuz. Aynı şekilde Harar’da mesela, Etiyopya’nın Harar kentinde, kendilerini Türk olarak niteleyen insanlar var. Eritre’de bir köyde çok ilginç bir şeye rastlamıştım. Konuşma sırasında bir kadın: “Biz Türkiye’den gelmişiz” dedi, “Bundan yaklaşık 150 yıl önce Türkiye’den gelmişiz” dedi. Ve orada, o grubun yüz şekilleri Türklere benziyordu. Mesela orada görüyorsunuz, Eritre gibi bir ülkede kadınların giyim kuşam, hatta başörtüsü bağlama şekli Türklere benziyordu. Orada hiç kimsenin bilemediği bir devlette Türk olduğunu iddia edenler var. Orası Afrika’nın Kuzey Kore’si gibi.

Şimdi öyle bir giriş yaptıktan sonra Afrika’nın genel coğrafi sınırlarına biraz gelelim. Müsaade ederseniz biraz oraya gireyim; şimdi Afrika, gördüğünüz gibi büyük bir kıta. Yüz ölçüm olarak yaklaşık 30 milyon kilometrekareyi biraz daha aşıyor. Fakat Avrupa’nın coğrafi büyüklüğü ise 10 milyon kilometrekare. Neredeyse Afrika, Avrupa’nın 3 katı büyüklüğünde bir yüzölçümüne sahip. Yine Afrika nüfus olarak da şu anda yaklaşık 1,2 milyar bir nüfusa sahip. Ama buradaki en büyük sıkıntı şu: Afrika’daki nüfusun yaş ortalaması 19. Yani dünyanın en genç kıtası. Bu anlamda çok büyük bir potansiyel var. Fakat bu potansiyeli besleyecek, bu potansiyeli istihdam edecek bir ekonomik altyapı olmadığı için ciddi bir kriz de yaşanıyor kıta genelinde.

Şimdi Afrika’yı biz coğrafi olarak beş bölgeye ayırıyoruz:
Kuzey Afrika, Batı Afrika, Doğu Afrika, Orta Afrika ve Güney Afrika olmak üzere. Kuzey Afrika dediğimiz bölge; genellikle bizim de daha çok bildiğimiz, hani Osmanlı mirasının da yoğun olduğu; Mısır, Libya, Tunus, Cezayir, Fas gibi ülkelerin yer aldığı bölge. Burası hem kültürel olarak hem de dini olarak İslamiyet’in çok yoğun olduğu ve daha çok Arap kimliğinin ön planda olduğu bir bölge.
Batı Afrika ise daha çok sömürge döneminin izlerini taşıyan, Fransızca ve İngilizce konuşulan ülkelerin yoğun olduğu bir yer. Genel olarak Afrika; coğrafi sınırları ve barındırdığı dinamik nüfus yapısıyla hem büyük bir potansiyeli hem de çözülmesi gereken kronik ekonomik sorunları bir arada barındırıyor. Daha çok sömürge döneminin izlerini taşıyan, işte Fransızca ve İngilizce konuşulan ülkelerin yoğun olduğu bir yer. Nijerya gibi, Gana gibi, Senegal gibi ülkeler bu bölgede yer alıyor.

Doğu Afrika ise hani o meşhur safari bölgelerinin; Kenya’nın, Tanzanya’nın, Uganda’nın olduğu; aynı zamanda da “Afrika Boynuzu” dediğimiz Somali’nin, Cibuti’nin, Etiyopya’nın yer aldığı bölge. Burası da yine stratejik açıdan çok çok önemli bir bölge.
Orta Afrika; kıtanın tam kalbinde yer alan, Kongo, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kamerun gibi daha çok ormanlık ve maden kaynakları açısından çok zengin ama istikrarsızlığın da en yoğun olduğu bölgelerden bir tanesi.
Ve son olarak Güney Afrika bölgesi; burası da kıtanın ekonomik anlamda en gelişmiş bölgesi diyebiliriz. Başta Güney Afrika Cumhuriyeti olmak üzere Botsvana, Namibya gibi ülkelerin yer aldığı ve görece diğer bölgelere göre daha istikrarlı ve gelişmiş bir altyapıya sahip olan bölge.

İşte Afrika genel olarak bu beş coğrafi bölgenin dinamikleri üzerinden şekilleniyor. Her bir bölgenin kendine has kültürel, ekonomik ve siyasi bir yapısı var. Dolayısıyla Afrika’yı konuşurken tek bir blok olarak değil; bu bölgesel farklılıkları, bu bölgesel havzaları dikkate alarak konuşmak gerekiyor. Ve bu havzaların her birinde de Türkiye’nin aslında farklı dönemlerde, farklı nitelikte ilişkileri olmuş ve bugün de bu ilişkiler geliştirilmeye çalışılıyor. Genel olarak Afrika’ya giriş sadedinde bunları söyleyebiliriz.

Peki, bu ilişkilerin temel motivasyonu ne?

Yani Türkiye neden Afrika’da var olmak istiyor ya da Afrika ülkeleri neden Türkiye ile iş birliği yapmak istiyor? Burada aslında karşılıklı bir kazan-kazan ilişkisi var diyebiliriz. Türkiye açısından bakıldığında Afrika; hem ekonomik anlamda yeni pazarlar demek, yeni yatırım alanları demek hem de siyasi anlamda uluslararası arenada, özellikle Birleşmiş Milletler gibi platformlarda çok ciddi bir destek potansiyeli demek. Çünkü Afrika ülkelerinin her birinin orada bir oy hakkı var ve bu ülkelerle iyi ilişkiler geliştirmek, Türkiye’nin tezlerini uluslararası alanda savunmasını kolaylaştırıyor. Afrika ülkeleri açısından bakıldığında ise Türkiye; ne Batılı ülkeler gibi sömürgeci bir geçmişe sahip ne de diğer bazı aktörler gibi sadece kaynak odaklı, hani tabiri caizse “al ve git” mantığıyla yaklaşıyor. Türkiye daha çok oradaki yerel kapasiteyi geliştirmeye, o meşhur deyimle “balık vermeye değil, balık tutmayı öğretmeye” yönelik bir yaklaşım sergiliyor. Bu da oradaki ülkeler nezdinde Türkiye’yi daha güvenilir, daha samimi bir ortak konumuna getiriyor.

Tabii, bu ilişkilerin sadece ekonomik ya da siyasi boyutundan ibaret olmadığını da vurgulamak lazım. İşin içinde çok ciddi bir insani ve kültürel diplomasi boyutu da var. Mesela TİKA’nın yaptığı kalkınma yardımları, su kuyularının açılması, hastanelerin yapılması, restorasyon projeleri… Yine Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın (YTB) sağladığı Türkiye Bursları ile her yıl binlerce Afrikalı öğrenci Türkiye’ye geliyor, burada eğitim alıyor, Türkçe öğreniyor ve ülkelerine döndüklerinde adeta birer gönüllü elçi oluyorlar. Keza Maarif Vakfı’nın kıta genelinde açtığı okullar, Yunus Emre Enstitüsü’nün kültürel faaliyetleri… Tüm bunlar Türkiye’nin Afrika’daki “yumuşak gücünü” (soft power) oluşturan ve oradaki insanlarla gönül bağı kurulmasını sağlayan çok çok önemli unsurlar. Yani netice itibarıyla, Türkiye’nin Afrika açılımı çok boyutlu, derinlikli ve uzun vadeli bir stratejinin ürünü olarak bugün de tüm hızıyla devam ediyor.

Evet, toparlayacak olursak; Türkiye’nin Afrika ile olan ilişkileri, geçmişi yüzyıllar öncesine dayanan ama son 20-25 yılda yeni bir vizyonla, çok boyutlu ve stratejik bir ortaklığa dönüşen dinamik bir süreci ifade ediyor. Siyasi, ekonomik, askeri, insani ve kültürel boyutlarıyla her geçen gün derinleşen bu ilişkiler, hem Türkiye’nin küresel aktörlüğünü pekiştiriyor hem de Afrika kıtasının kalkınma ve istikrar çabalarına samimi bir katkı sunuyor. Gelecekte de bu ortaklığın, karşılıklı güven ve “kazan-kazan” ilkesi çerçevesinde daha da güçleneceğini öngörebiliriz.